Aşk Nedir? Ne Değildir?

HABERLER, KADIN 22 Aralık 2015

AŞK, kuvvetli bir sevgi, bağlılık duygusudur. Birincisini ken­di özünden üstün tutacak kadar sevmek aşk olduğu gibi, ca­nım feda edercesine derin bir yurt sevgisi de aşk — Vatan aşkı — dır. Ödeve karşı büyük bir bağlılık da vazife aşkı diye anılır. Böylece aşk bütün derin, kuvvetli sevgileri kuşatan sihirli bir kav­ramdır. Her hangi bir işte yaratıcı kuvvet olarak büyük bir sev­gi gerektiğini de bize şu atasö­zü ne kadar özlü olarak anla­tıyor: Aşk olmayınca meşk olmaz.

Aşk Yalnız Gençlikte mi Olur?

Aşk deyince ilk akla gelen, bir kimsenin karşı cinsten birine karşı duyduğu kuvvetli sevgidir. Gene, dün olduğu gibi bugün de, dünyanın he­men her yanında, insanın ancak gençliğinde sevebileceği kanaati yer­leşmiştir. Bundan dolayı da gençli­ğe aşk çağı denilmiştir. Bu çağın dışında kalan hayat evrelerinde insa­nın aşka az, ya da çok yabancı kala­cağı, kolay kolay âşık olamayacağı sanılır.

İnsanı gerçek varlığı ile tanımaya ve tanıtmaya çalışan psikanaliz bu inancın doğru olmadığını göstermiş­tir. İnsanın ömrü süresince, her yaş­ta, kendine, yaşma, çağma göre âşık olabildiğini, olabileceğini, insanın sevmek eğilimi, yeteneği ile dünyaya geldiğini meydana çıkarmıştır.

Bununla birlikte, insan hayatı bo­yunca her zaman aynı şekilde âşık olmaz, olamaz. Çünkü insan hayatı­nın her evresinde ortaya çıkan, çıka­bilen aşk, daima aynı, anlamı taşı­maz.

Gençlik Aşkı Nasıl Olur?

İnsan hayatında, en yüksek bir âşık olabilme noktası, zamanı var­dır. Daha yerinde bir deyişle, insan­la birlikte var olan, insan kadar yaşayan, ancak insanla beraber yok olan aşk ihtiyacının, sevmek gücü­nün en yüksek bir noktaya ulaştığı bir zaman bulunmaktadır.

Gerçekten, insan en çok, en kuv­vetli şekilde, ergenlik çağının ikin­ci yarısında, sonlarına doğru 15-16 ile 20 yaşları arasında aşka tutulur. Bu evrede özellikle genç kız, daha çok sevmek için sever. Bütün varlı­ğını kaplayan sevgisinden başka bir şey düşünmez. Aşkla büyülenmiş bir insanın varlık özelliklerini taşır. Ebedi olmasını dilediği aşkının yara­tabileceği tehlikeleri göremez. Gön­lünü bütünlüğü ile sevdiği kimseye açar. Cömertçe vermek istediği var­lığını isteyerek kabul edecek birini arar. Sevdiği kimseye yaşadığı süre­ce bağlı kalacağına, sevgilisi tarafın­dan da sevileceğine inanır. Ondan ayrı kalmaktan korkar. Onsuz yaşayamayacağını sanır. Onun varlığın­daki varlığı ile yaşar. Yokluğunu onun yokluğunda arar. Hep sevgili­sini kaybetmek endişesiyle yaşar. Za­man zaman, bu endişenin etkisiyle, günün birinde sevgilisinin onu bıra­kabileceğini düşünür, onu suçlar.

Yirmi yaşından sonra sevmek ihti­yacı yeni bir yön alır, yeni bir değer kazanır. Bundan böyle genç kız, da­ha önceki yaşlarda olduğu gibi, yal­nız sevmek için sevmez; onu, haya­lindeki sevgiliye benzetmeye çalış­maz, olduğu gibi görmeye başlar.

Kadına ve Erkeğe Göre Aşk Nedir?

Bazı ortak özelliklere rağmen her zaman aşk kadında, erkekte aynı an­lamı taşımaz, kadın her bakımdan erkek gibi, erkek de her bakımdan kadın gibi sevemez. Daha doğrusu, erkeğe, kadına göre başka başka aşk vardır. Aşkın erkeğe, kadına gö­re değişen tarafları bulunur. Aşk ka­dında başka, erkekte başka şekilde doğar, yaşar, ölür.

Genel olarak, erkek aşkı daha çok akıl prensiplerine, mantık kuralla­rına, ölçülerine göre değerlendirmez. Kadın ise, öteden beri insan toplu­luklarında yerleşmiş olan inancın tersine olarak, bu işte ayrı bir yol tutar. Aşkın akıl temeli üzerinde kurulduğunu düşünür. Bunun sonucu olarak, kadın aşkın sürekliliğine, ebediliğine inanır. Gerçekten sevdiği kimseyi, kolay kolay unutamaz. Sev­gilisinin ilgisizliği, kaybolan sevgisi karşısında sonsuz bir acı duyar. Bü­tün varlığını saran, kaplayan bu acı­nın etkilerini uzun zaman, hatta, ya­şadığı sürece hisseder. Hayata, in­sanlara küser. Elinden kaçırdığı mutluluğun varlığında meydana ge­tirdiği boşluğun bir daha dolamayacağına inanır.

Kadınlarda Sevmek ve Sevilmek İsteği Nasıl?

Kadının aşka böylesine sarılmasının, aşkın sonsuzluğunu dilemesi­nin en önemli nedenlerinden biri de sevmek, sevilmek ihtiyacıdır. Ka­dın dünyaya analık duy­gusunu, sevmek, sevil­mek isteğini taşıyarak gelir. Sevmek için se­ver; daha çok sevilmek için sevmeye çalışır. Var­lığını bütünlüğü ile vere­bilecek birini arar. Ken­disini bütünlüğü ile istiyebilecek bi­rini bulmaya çalışır. Gerçek varlık bütünlüğü bilincine ancak gerçek olarak sevildiğine inandığı zaman ulaşır.

Bu kimse ise, onun her bakımdan beğenebileceği, isteyerek sayabilece­ği, başkalarından üstün gördüğü, hayranlık duyduğu bir varlıktır. Bundan da anlaşılacağı gibi, bir ka­dın beğenmediği, saymadığı, üstün­lüğüne inanmadığı, hayranlık duy­madığı bir erkeği kolay kolay seve­mez, ona âşık olamaz.

ask

Güzelliğe, Üstünlüğe Hayranlık

İnsan, özellikle kadın, güzelliğin, üstünlüğün, kudretin hayranıdır. Ka­dın, kendisine ait olan, kendisine ait olmasını dilediği bir şeyin, bir kim­senin her şeyden, herkesten daha gü­zel, daha üstün olmasını, bütün in­sanların dikkatini çekmesini ister. Bu şeylere, kimselere kolaylıkla bağlanır. Onları kaybetmemeye uğraşır. Bir yandan sevdiği kimseyi başkala­rından uzak tutmaya çalışır, öte yandan da, gerek kendisinin, gerek­se sahibi olmakla övündüğü kimse­nin değerini artırmak için onu baş­kalarının yanında över, onları baş­kalarına gösterir, başkaları ile tanış­tırır. Üstün şeyleri, herkesin hayran kaldığı kimseleri elde edebilmenin sırlarını, nedenlerini varlığında, ta­şıdığına inandığı üstün özelliklerin­de arar. Elde ettiği şeylerin, kendisinin yaptığı, yapabildiği kimselerin üstünlükleriyle kendi üstünlükleri, değerleri arasında ilişkiler olduğunu düşünür. Üstünlüklerini kabul ettirebilen kimselere bu bakımdan daha çok, daha çabuk bağlanır.

Kadın en çok çevrelerinde tanı­nan, sevilen, değerlerine inanılan, ba­şarılı, kudretli, önemli meziyetleri bulunan erkeklere, bu arada artistle­re, sanatkârlara, fikir adamlarına, idealist, iyilik yapmaktan zevk alan kimselere gönlünü verir.

Yaşama-Ölüm Savaşması

İnsan hayatında, doğuştan ölüme kadar, yaşama içgüdüsü ile ölüm iç­güdüsü arasında sürekli bir çatışma, savaşma kendini gösterir. İnsan ya­şama içgüdüsü ölüm içgüdüsüne üs­tün geldiği sürece, üstün geldiği öl­çüde hayata bağlanabilir. Tersine olarak, insan, ölüm içgüdüsü yaşa­ma içgüdüsü ile giriştiği savaşmada ağır bastığı, yaşama içgüdüsüne üs­tün geldiği ölçüde hayattan soğur, nefret eder.

Aşk yaşama içgüdüsünü kuvvetlen­dirir. İki varlığı birleştirir. İki ayrı varlığı birleştirerek yeni bir varlık yaratır. Sona eren aşk ise bu birleş­meye son verir. Ölüm içgüdüsünü kuvvetlendirir.

Sevgilisinden uzak kalan, sevgili­si tarafından bırakılan, ya da bırakı­labileceğini düşünen insan, varlığın­da esrarlı, tehlikeli bir bölünmenin, çöküntünün, çözülmenin meydana geldiğini, gelmek üzere olduğunu, varlığında yokluğu amaç edinen, yokluğu gerçekleştirmeye elverişli esrarlı bir olayın cereyan ettiğini se­zer. Yaşama gücünde, isteğinde bir eksilme olduğunu duyar. Yokluğu varlığı ile karşı karşıya gelir. Varlı­ğını savunmaya elverişli çareler arar. İçinde bulunduğu tehlikenin gerçek nedenini yok etmeye uğraşır. Acılarının gerçek kaynağı olan sevgisini inkâr etmek, varlığını bütün­lüğü ile saran, derinden derine, teh­likeli bir şekilde sarsan aşkını nef­retle ortadan kaldırabileceğine ina­nır.

Aşk ve Nefret

Aşk nefrete, nefret de aşka dönebi­lir. İnsan sırf sevdiği için, sevdiği ka­dar, seve seve nefret edebilir. Nefret ettiği için, nefret ettiği kadar, nefret ede ede sevebilir. Acılarından kurtulabilmek, sevilmeden sevmenin bunaltıcı sıkıntılarından uzak kalabilmek için aşkını inkâr etmeye kal­kışabilir. Kendisini bırakan kimseyi sevmediğine kendisini de, başkaları­nı da inandırmaya çalışabilir. Aslın­da, bilinçaltında çok sevdiği, bütün­lüğü ile bağlı olduğu insandan ger­çekten nefret ettiğini ısrarla söyleyebilir. Nefreti kurtarıcı bir çare olarak görebilir.

İnsan, aşkının acıları karşısında nefretle kendisini avutamadığı, kur­taramadığı, kurtaramadığına inandı­ğı zamanlarda çok daha ciddî, tehli­keli çarelere başvurabilir; ya kendisini, ya da acılarının acı veren bağ­lılığının gerçek kaynağını, kendisini bırakan, unutan kimseyi yok etme­yi göze alabilir. Çünkü acılarının kaynağı ortadan kalkınca acıların­dan da kurtulacağını düşünür.

Aşkın Fizyolojik Tarafı Nedir? Bilime Göre Aşk Nasıl?

Birçok psikanalistlere göre aşk ih­tiyacı aslında fizyolojik bir ihtiyaç­tır. Daha doğrusu, aşkın çekirdeği, gerçek kaynağı cinsiyet içgüdüsü dür. Aşk ihtiyarcı cinsel ihtiyaçtan meyda­na gelir. Önceleri tamamiyle maddi bir mahiyet taşıyan bu çekirdek ha­yatın ilk yıllarından beri mânevi un­surlarla birleşmek suretiyle daha ge­niş, daha derin bir anlam kazanır. Zenginleşir, aşk heyecanının kaynağı haline gelir.

Aşkın böyle bir anlam kazanma­sında, psikolojik bir yaşayış şekli al­masında rol oynayan psikolojik et­kenler arasında şefkat, güçlükler karşısında duyulan üzüntüler, acı­lar, güvensizlikler, yetersizliklerin yarattıkları avunma, yardım ihtiyaç­ları önemli bir yer tutmaktadır.

İnsan dünyaya gözlerini açtığı gün­den beri annesinin sürekli olarak ya­nında bulunduğunu görür. Hep anne­sinin kendisine karşı duyduğu sevgi­nin, şefkatin belirtileriyle karşılaşır. Canı yanınca onun yanına koşan, göz yaşlarını dindiren, karşılaştığı zor­lukları ortadan kaldıran varlığın an­nesi olduğunu görür. Altı yaşına ka­dar her şeyinin annesi olduğunu bi­lir, tamamiyle annesine bağlı kalır. Bu yaşayış şeklinin etkisiyle, hayatın bu devresinde insanın maddi, mânevi bütün ihtiyaçları, cinsel ha­yatın yarattığı bütün bilinçaltı eği­limler sevgi duygusu içinde birleşirler, erirler.

Bunun için, bazı psikanalistler, her sevgide cinsel bir içgüdü görürler. Bu arada, psikanalizin kurucusu Dr. Sigmund Freud libido dediği bu cin­sel içgüdüyü ‘’miktarı her zaman değişen, belli bir anda ölçülmesi ka­bil olmayan bir enerji’’ olarak ele al­mıştır. Analitik psikolojinin kurucu­su Dr. Ernest Jung ise libidoyu bir insandaki her türlü enerjiyi kavrayacak kadar geniş ölçüde kabul et­miştir.

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Sorry, comments for this entry are closed at this time.